TAFSIR http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir <p> </p> <p> </p> <p> </p> tr-TR TAFSIR 2792-078X <p><strong>Telif Hakkı Bildirimi</strong></p> <p>Tafsir Dergisi'ne yayımlanması için değerlendirilmek üzere gönderilen yazılar, daha önce herhangi bir ortamda yayımlanmamış veya herhangi bir yayın ortamına yayımlanmak üzere gönderilmemiş olmalıdır. Tafsir dergisine makale gönderen yazar(lar) telif hakkı bildirim metnin kabul etmiş sayılır. </p> <p><strong>Telif Hakkı Bildirim Metni</strong></p> <p>Yazar(lar);</p> <ol> <li>a) Sunulan makalenin, yazar(lar)ın özgün çalışması olduğunu ve intihal yapmadıklarını,</li> <li>b) Tüm yazarların bu çalışmaya bireysel olarak katılmış olduklarını ve bu çalışma için her türlü sorumluluğu aldıklarını,</li> <li>c) Tüm yazarların sunulan makalenin son halini gördüklerini ve onayladıklarını,</li> </ol> <p> </p> <ol> <li>d) Makalenin başka bir yerde yayınlanmadığını veya yayınlanmak için sunulmadığını,</li> </ol> <p> </p> <ol> <li>e) Makalede bulunan metnin, şekillerin ve dokümanların diğer şahıslara ait olan telif haklarını ihlal etmediğini kabul ve taahhüt ederler.</li> </ol> <p>Yazarlar, Tafsir Dergisi'nde yayınlanan çalışmalarının telif hakkına sahiptirler ve çalışmaları <strong>Creative Commons Atıf-GayrıTicari 4.0 Uluslararası (CC BY-NC 4.0) </strong>olarak lisanslıdır. </p> Gelenekle Modernite Arasında Kalan Gençliğe Kur’ân’dan Rol Modeller http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/2 <p><strong>Abstract</strong></p> <p>Youth is the period bestowed upon mankind and perhaps the most productive period of his life. Getting a good education and a profession for the family that he will establish is always one of the jobs that should be achieved during this period. Youth is also a period when everyone has different expectations. Young people, who are the most important element of production as well as consumption, have also led change and transformation throughout history because they are the most open generation of society to innovations. It is seen that mostly young people respond positively to the messages of the prophets who have transformed societies, especially the last prophet Mohammad (PBUH). In this research, in which we tried to provide examples of the lives of young characters in the Qur'an, we tried to reveal who is meant in the verses with the concepts of <em>fetâ</em> and <em>ghulam</em>, which are the Arabic equivalents of the word young, by case analysis. In addition to these concepts, we have tried to trace other young people included in the Qur'an and extract a positive and negative model from their life stories. We see that the words <em>fetâ</em> and <em>ghulam</em> used in the Qur'an in the sense of youth mean both the material meaning in the form of human strength and power and the spiritual meaning such as courage, heroism, and bravery. The meaning of heroism, courage and bravery comes to the fore in the verse where Ibrahim (PBUH), who fought alone against his people in polytheism, Yûşa' (PBUH), who went on a journey with Mûsâ (PBUH) and the Companions of the cave are meant in the word <em>fetâ</em>. At the same time, the Companions of the cave were young people who cared about the fact that their food was clean and halal and considered it the most important of their duty of worship to their God. AfterYusuf (PBUH), who instilled confidence in his surroundings with his knowledge and manners, became the head of the Egyptian treasury, the material meaning of <em>fetâ</em> is more noticeable in the verses mentioned about his servants around him. Thanks to this trust, his servants carried out every order of him literally, did not cause disruptions in the functioning of the state. And in the word of <em>ghulam</em>, the symbol of submission to his father who wanted to sacrifice him and obedience to Allah, Ismail (PBUH), Yahya (PBUH), who is the peak in the mastership, and Isa (PBUH), who has taken on the responsibilities of prophethood since childhood are meant. It is clearly perceived from the words and behavior of all three young people that they have a very respectful attitude towards their family. Apart from these two words, there are also young people mentioned in the Qur'an. Although he grew up in Pharaoh's palace, we see Mûsâ (PBUH) taking a stand not in favor of the majority and power, but in favor of the oppressed and the victim. The daughter of Shuayb, who showed a good example of how to talk to a foreign man in modesty while going to call Mûsâ (PBUH), who saved them from great trouble by watering his cattle, and the chastity monument that the Qur'an presents as an example to believers, the prophet Meryem is included. Today, youth is caught between the expectation of transferring the traditions of society and the dazzling technology of the modern world. On the one hand, it is necessary not to break away from the values of their families, and on the other hand, it is necessary to present beautiful role models to young people who have a dilemma of monitoring innovations in an ever-changing world. In this study, which aims to present a role model from the Qur'an to the Muslim youth, we tried to show how he can gain virtuous behaviours with the findings we obtained from the verses such as worshipping God, piousness, taking a benevolent stance, obedience to parents, courage, bravery, chastity, modesty, etc. In this study, we have seen that the young people who are presented as examples of Muslims in the Qur'an preserve and maintain the traditions and cultural values that are the expectation of their families and communities. At the same time, we determined that these exemplary young people are not infected with the disease of polytheism of the society in which they are in, that they are open to new ideas by adopting the faith of monotheism, which is a new call for their society. We tried to present a model from the Qur'an to today's young people who are experiencing a dilemma between tradition and modernity.</p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>Gençlik, insanoğluna bahşedilen ve belki de hayatının en verimli geçirmesi gereken dönemidir. Hem iyi bir eğitim hem de kuracağı aile için bir meslek edinmek hep bu dönemde elde edilmesi gereken işlerdendir. Gençlik aynı zamanda herkesin farklı beklentiler içerisinde olduğu bir dönemdir. Tüketimin olduğu kadar üretimin de en önemli ögesi olan gençler, toplumun yeniliklere en açık kuşağı olduğu için tarih boyunca değişim ve dönüşüme de öncülük etmişlerdir. Başta son elçi Hz. Muhammed (as) olmak üzere, toplumları dönüştüren peygamberlerin mesajlarına da ilk etapta çoğunlukla gençlerin müspet karşılık verdikleri görülmektedir. Kur’ân’da genç karakterlerin hayatlarından örnekler sunmaya çalıştığımız bu araştırmada, kelimenin Arapça karşılıkları olan fetâ ve ğulâm kavramlarıyla âyetlerde kimlerin kastedildiğini vaka analiziyle ortaya koymaya çalıştık. Bu kavramların dışında Kur’ân’da yer alan başka gençlerin de izini sürerek onların hayat hikâyelerinden de müspet ve menfi bir model çıkartmaya gayret ettik. Kur’ân’da genç anlamında kullanılan fetâ ve ğulâm kelimeleriyle, hem insanın gücü ve kuvveti şeklindeki maddi anlam, hem de cesaret, kahramanlık ve yiğitlik gibi manevî anlamın kastedildiğini görmekteyiz. Fetâ lafzıyla şirk içerisindeki kavmine karşı tek başına mücadele veren İbrahim (as), Mûsâ (as) ile yolculuğa çıkan Yûşa‘ (as) ve Ashab-ı Kehf ‘in kastedildiği âyetlerde kahramanlık, cesaret ve yiğitlik anlamı ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda Ashab-ı Kehf, yiyeceklerinin temiz ve helal olmasını önemseyen ve bunu Rabbine karşı kulluk görevlerinin en önemlisi olarak gören gençlerdi. Bilgi ve görgüsüyle çevresine güven telkin eden Yûsuf ‘un (as), Mısır hazinesinin başına geçtikten sonra etrafındaki hizmetçilerinden bahsedilen âyetlerde fetâ ‘nın maddi anlamı daha çok göze çarpmaktadır. Bu güven sayesinde adamları onun her emrini harfiyen yerine getirmekte, devlet işleyişinde aksaklıklara mahal vermemektedirler. Ğulâm lafzıyla ise, kendisini kurban etmek isteyen babasına teslimiyet ve Allah’a itaatin sembolü İsmail (as), efendilikte zirve olan Yahya (as) ve çocukluğundan itibaren peygamberliğin sorumluluklarını üstlenen Hz. İsâ (as) kastedilmektedir. He üç gencin de ailesine karşı son derece saygılı bir tavır sergilediği söz ve davranışlarından açıkça sezilmektedir. Bu iki lafzın dışında Kur’ân’da işaret edilen gençler de bulunmaktadır. Firavun’un sarayında büyümesine rağmen çoğunluk ve güçten yana değil, mazlum ve mağdurdan yana tavır alan Mûsâ’yı (as) görüyoruz. Davarlarını sulayarak kendilerini büyük bir sıkıntıdan kurtaran Mûsâ’yı (as) babasının isteği ile çağırmaya giderken yabancı bir erkekle hayâ içerisinde nasıl konuşulacağının güzel bir örneğini sergileyen Şuayb’ın (as) kızı ve Kur’ân’ın inananlara örnek olarak sunduğu iffet âbidesi Hz. Meryem yer almaktadır. Bugün gençlik toplumun geleneklerini aktarma beklentisi ile modern dünyanın baş döndürücü teknolojisi arasında sıkışmıştır. Bir yandan ailelerinin değerlerinden kopmamak, diğer taraftan da sürekli değişen dünyada yenilikleri izleme ikilemi yaşayan gençlere güzel rol modeller sunmak gerekir. Müslüman gençliğe, Kur’ân’dan rol model sunmayı amaç edinen bu çalışmada, çoğu peygamber olan şahsiyetlerin gençliklerinde ön plana çıkan Allah’a karşı kulluk, takvâ, iyilikten yana tavır almak, ebeveynine itaat, cesaret, yiğitlik, iffet, hayâ, vb. erdemli davranışları nasıl kazanabileceğini âyetlerden elde ettiğimiz bulgularla göstermeye çalıştık. Çalışmada Kur’ân’da Müslümanlara örnek olarak sunulan gençlerin aile ve toplumlarının beklentisi olan gelenek ve kültürel değerlerini muhafaza edip devam ettirdiğini gördük. Aynı zamanda bu örnek gençlerin, içerisinde bulundukları cemiyetin şirk illetine bulaşmadıklarını, toplumları için yeni bir çağrı olan tevhid inancını benimseyerek yeni fikirlere açık olduklarını tespit ettik. Gelenek ve modernite arasında ikilem yaşayan günümüz gençlerine Kur’ân’dan bir model sunmaya çalıştık.</p> Ahmet NAİR Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 1 21 Barış Dini İslâm'ın Dünya Barışına Katkısı http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/8 <p><strong>Contribution of Islam, Religion of Peace, To World Peace</strong></p> <p><strong>Abstract</strong></p> <p>Mankind has come to this world to be tested. This exam will take place with questions and problems that people will experience as individuals and as a society. For this reason, where there are people, there will be individual and social problems. What needs to be done in this process is to see the questions and problems, to confront them, to analyse them correctly and to be able to overcome them. Thus, the Qur'an, on the one hand, determines the main purpose of creation by saying that <em>it is He Who created death and life in order to reveal which of you does a better job (Mulk 67/2)</em>; on the other hand, it states that the struggle between right and wrong will continue uninterruptedly and explains its wisdom: <em>And if Allah had not repelled some men by others, the earth would have been corrupted. But Allah is a Lord of Kindness to (His) creatures. (Baqarah 2/251) Did not Allah check one set of people by means of another, there would surely have been pulled down monasteries, churches, synagogues, and mosques, in which the name of Allah is commemorated in abundant measure. (Hajj 22/40) </em>Just as religion has a very important place in living by minimizing problems in human relations; religious sanctions have a very effective, comprehensive and continuous role in the solution of possible problems. That's why religion exists with the first human. The first man is also the first Prophet, and he was personally trained by the Almighty Creator. (Baqarah 2/31) After that, Prophets who have been sent books down have always come to humanity; in this way, religion, which was distorted or shrivelled due to the negligence of people, was constantly renewed. While each new prophet calls humanity to Islam, the only true religion of the Almighty Creator, on the one hand, each one also aims to keep the religious enthusiasm of humanity alive. Indeed, this is explained as follows: <em>And every people had a guide. (Ra`d 13/7)</em>; <em>And We would never punish a people until We have sent a messenger to warn them. (Isra 17/15); We surely sent a messenger to every community, saying, Worship Allah and shun false gods.</em> <em>(Nahl 16/36).</em> This divine practice continued until the last Prophet was sent. Finally, the last Prophet came to humanity, and the last book, the life code of humanity, was sent down with him. The last Prophet was able to implement the religion of Islam, which was renewed with him, as a whole, and by realizing the practice of religion with all its institutions, he saw the world's success of a kind of religion. As a matter of fact, this blessed painting is explained as follows in the verses revealed to him: <em>Today the disbelievers have given up all hope of undermining your faith. So do not fear them; fear Me! Today I have perfected your faith for you, completed My favour upon you, and chosen Islam as your way. (Maidah 5/3)</em> In this way, it has been proved that this religion, which was renewed with the last Prophet, is not just a wish and imaginary discourse, by putting all its institutions into practice, and the best example has been presented to humanity. The main goal of Islam, which was renewed with the last Prophet and the last Book revealed to him, is the establishment of peace among humanity. In order to realize this goal, Islam has determined very important principles and implemented them to a great extent with the examples of <em>the age of bliss</em>, <em>the period of the rightful caliphs and</em> <em>strong civilizations established by Muslims in following periods</em>. The last age of Islam, which started with the last Prophet, is not an age in which Muslims are servile and weak, as is thought; on the contrary, it is an age in which the Islamic Ummah was dignified and stately. In other words, the glorious periods of this Ummah are much more than the periods when it fell into disgrace. The fact that the Muslims could not understand the Islam entrusted to them correctly and that they could not present live examples to humanity by living it fully, paved the way for their enemies who wanted to introduce Islam as a religion of fear. What needs to be done today is to strive to establish a world of peace and well-being that humanity longs for, with a true and holistic understanding of religion, based on these principles and positive examples that Islam offers to humanity.</p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>İnsan, bu dünyaya sınanmak için gelmiştir. Bu sınav, insanın birey ve toplum olarak yaşayacağı sorular ve sorunlarla gerçekleşecektir. Bu nedenle insanın olduğu yerde bireysel ve toplumsal sorunlar olacaktır. Bu süreçte yapılması gereken soruları ve sorunları görmek, onları göğüslemek, onları doğru bir şekilde tahlil etmek ve onların üstesinden gelebilmektir. Bunun için Kur’ân bir yandan <em>“Hanginizin daha iyi iş işlediğini ortaya çıkartmak için, ölümü ve hayatı yaratan O'dur”</em> (el-Mülk 67/2) diyerek yaratılışın temel amacını belirlerken; öte yandan hak batıl mücadelesinin kesintisiz bir biçimde süreceğini belirtir ve bunun esprisini açıklar: <em>“Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah âlemlere lütufkârdır.” (</em>el-<em>Bakara 2/251) “Allah insanların bir kısmını diğeriyle savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çokça anılan camiler yıkılıp giderdi.” </em>(el-Hacc 22/40) İnsânî ilişkilerde problemleri en aza indirerek yaşamada dinin çok önemli bir yeri olduğu gibi muhtemel problemlerin çözümünde de dinî yaptırımların diğer yaptırımlardan çok daha etkin, kapsamlı ve kalıcı bir rolü vardır. Bu yüzden din ilk insanla birlikte vardır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir ve o, bizzat Yüce Yaratıcının eğitiminden geçmiştir. (el-Bakara 2/31) Ondan sonra da insanlığa hep peygamberler gelmiş kitaplar indirilmiş; bu şekilde insanların gafleti sebebiyle tahrif edilen yahut pörsüyen din sürekli yenilenmiştir. Her yeni peygamber bir yandan insanlığı Yüce Yaratıcının tek hak dini İslam’a yeniden çağırırken, bir yandan da insanlığın dini heyecanını diri tutmayı hedeflemiştir. Nitekim bu husus şöyle açıklanmıştır: <em>“Her milletin bir yol göstereni vardır.” (</em>er-<em>Ra’d 13/7) “Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.” (</em>el-<em>İsrâ 17/15) “And olsun ki, her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının’ diyen peygamber göndermişizdir.”</em> (en-Nahl 16/36) Bu ilahî uygulama, son peygamberin gönderilişine kadar hep böyle devam etmiştir. Nihayet insanlığa son Peygamber gelmiş, onunla beraber insanlığın hayat düsturu son kitap indirilmiştir. Son Peygamber, kendisiyle yenilenen İslam dinini bir bütün olarak hayata geçirebilmiş ve tüm kurumlarıyla dinin uygulanışını gerçekleştirerek bir nevi dinin dünya mürüvvetini görmüştür. Nitekim bu kutlu tablo, ona indirilen ayetlerde şu şekilde açıklanmıştır: <em>“Bugün, inkâr edenler sizi, dininizden etmekten umutlarını kesmişlerdir, onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslamiyet'i seçip beğendim.”</em> (el-Mâide 5/3) Bu şekilde son Peygamberle yenilenen bu dinin, kuru bir temenni ve hayalî söylemden ibaret olmadığı, onun bütün kurumlarıyla bizzat hayata geçirilerek ispat edilmiş ve insanlığa en güzel örnek sunulmuştur. Son Peygamber ve ona indirilen Son Kitap ile yenilenen İslam’ın ana hedefi, insanlar arasında barışın sağlanmasıdır. İslam, bu hedefini gerçekleştirmek için çok önemli prensipler belirlemiş ve bunların uygulanışını insanlığa sunduğu <em>Saadet Çağı, Râşid Halifeler Dönemi ve sonraki dönemlerde yine Müslümanlar eliyle kurulan güçlü medeniyet</em> örnekleriyle büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Son Peygamberle başlayan İslam’ın son çağı, sanıldığı gibi Müslümanların zelil ve güçsüz olduğu bir çağ değil, tam aksine İslam Ümmetinin izzetli ve devletli olduğu bir çağdır. Başka bir deyişle bu Ümmetin, izzetli dönemleri, zillete düştüğü dönemlerden çok daha fazladır. Müslümanların, uhdelerinde emanet olan İslam’ı doğru anlayamamaları, onu bütünüyle yaşayarak insanlığa canlı örnekler sunamamaları, İslam’ı korku dini olarak tanıtmak isteyen düşmanlarının yolunu açmıştır. Bugün yapılması gereken, İslam’ın insanlığa sunduğu bu prensipler ve olumlu örneklerden yola çıkarak doğru ve bütüncül bir din anlayışıyla insanlığın özlemini çektiği barış ve esenlik dünyasını kurmak için gayret etmektir.</p> ALİ AKPINAR Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 22 37 Lafzın Anlamdan Öncelikli Görüldüğü Kur'ân Okuma Biçimlerine Eleştirel Bir Yaklaşım http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/4 <p><strong>A Critical Approach Towards the Reading of Quran Where the Recitation is Prioritized over Understanding of it</strong></p> <p>Quran was revealed in order to warn, guide and give glad tidings to the humanity. To deserve such privileges, one must read, understand and contemplate Quran. This is only possible when the reader follows the footsteps of the people who were the first addressee of Quran when it was first revealed. Without understanding and contemplating Quran, one cannot receive guidance and glad tidings mentioned above. The tendency of giving more value towards recitation of Quran than understanding of it indicates that Quran is moving away from its main mission. In this study, we have focused on and critisized two aspects of the infamous idea which advocates recitation of Quran is more important than understanding of it. The technique utilizes memorization of Quran starting from the end to the first part/Juzz and reading based on separation of part/Juzz. Both Quran and Hadith sources clearly indicate that reading the Quran must be companied with the understanding of the reading and implementing of what you understand. For this reason, introduction part was dedicated to the fact that Quran must be read with the intention of understanding. A reader of the Quran must have following three qualities. These are tafakkur, tazakkur and tadabbur. Though all of these notions can be translated as ‘’to understand’’, their meanings are quite different. In a nut shell, tafakkur means to understand, tazakkur means to remember and tadabbur means to follow. In order to relate their meanings with the time; Tafakkur relates pondering on present time, tazakkur relates pondering on the past, and tadabbur relates pondering on future. Since Quran did not use Taaqqul, we did not dwell on this notion. Similarly, in Quran there was no noun form of ‘aql’ with the exception of the verb form of ‘’reasoning’’. In conventional Arabic dictionaries, verb form of ‘’aql’’ means to hold something firmly. In addition, ‘’qıraat’’ and ‘’tilavat’’ notions are also discussed in detail. ‘’Qıraat’’ refers to the reading something with or without understanding while ‘’tilavaat’’ refers to reading something with only understanding and implementing of what you understand. Qıraat can be used for any manuscript while tilavat can only be used for holy manuscripts. For this reason, tilavat is a bit more specific and valuable compared to Qıraat as every tilavat can be a qıraat but not vice versa. Similar difference can be observed for reading and learning. Reading does not require learning as reading only requires you to read letters and phrases. On the other hand, learning means reading a text with the intention of understanding. The aim and target of the famous hadith ‘’the best among you are those who learn and teach Quran’’ is not teach someone how to read quran rather to learn and teach how to understand Quran. Considering these facts, in Turkey unfortunately the huffaz are memorizing quran not targeting to understand the meaning of Quran. This is because the order of the memorization of Quran starts from the last Juzz and the last pages of memorization is dedicated to the first pages of Juzz. With this method, Quran is memorized in inverse order. There would no aim to understand a book if you read from the last page towards the first page. Such method was not applied in the history of Muslims, merely was used in Turkey. This method, that is reading Quran every other 20 pages, only aims to memorize Quran without understanding of it. This separation causes the concept of surahs and the complete meaning of a story to be disturbed such that it destroys the integrity of the surah and the story. There are plenty of examples of how such reading causes distraction of surah meaning. </p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>Kur'an, insanlara yol göstermek, uyarmak ve müjdelemek üzere indirilmiştir. Bu özelliklerinin gerçekleşmesi, okumak, anlamak ve üzerinde düşünmekle mümkündür. Bu da Kur'an’ın, ancak ilk muhataplarının okuduğu şekilde okunmasına bağlıdır. Anlaşılmayan ve üzerinde düşünülmeyen bir kitap yol göstermediği gibi, uyarı ve müjdelerinden de yararlanılamaz. Hem dünyada hem Türkiye’de lafzının doğru ve güzel okunmasına büyük önem verilirken anlaşılması için gerekli çabaların gösterilmemesi, Kur'an’ın asıl indiriliş amacından uzaklaştırılmış bir kitap haline getirildiğinin belirtilerindedir. Bu çalışmada, Kur'an’ın lafızlarının anlamlarından daha önemli ve öncelikli olduğunu gösteren iki husus üzerinde durulmuş ve eleştirilmiştir. Bunlar, hafızlıkta uygulanan sondan başa doğru ezberleme ve cüzlere ayırarak okuma yöntemi. Hem Kur'an'da, hem de hadislerde Kur'an’ın okunması ile kastedilen okuma şekli kesinlikle anlamak ve gereğini yapmak amacıyla okumaktır Bu nedenle konuya giriş amacıyla öncelikle Kur'an’ı anlayarak okumanın zorunluluğuna dikkat çekilmiş, bu konuda okuyucunun sahip olması gereken üç eylem üzerinde durulmuştur. Bunlar Tefekkür, Tezekkür, Tedebbür. Bu üç kavram “düşünmek” şeklinde çevrilse de aslında birbirinden farklı anlamları vardır: Tefekkür düşünmek, tezekkür hatırlamak, tedebbür ise takip etmek anlamındadır. Bu kavramların zaman ile ilişkisi açısından da şu tanımlama yapılabilir: Tefekkür, içinde bulunduğumuz zaman üzerinde düşünmektir. Tezekkür geçmiş üzerinde düşünmektir. Tedebbür ise gelecek üzerinde düşünmektir. Kur'an'da Taakkul şeklinde bir kelime kullanılmadığı için bunun üzerinde durulmamıştır. Aynı şekilde Kur'an'da isim formunda olan akıl kelimesi de geçmemekte, sadece fiil formunda “akletmek” kelimesi kullanılmaktadır. “Akletmek” kelimesinin sözlük anlamı ise, tutmak ve sımsıkı sarılmaktır. Bunların yanı sıra her ikisi de “okumak” anlamına gelen kıraat ve tilavet kavramlarının anlamları tespit edilmeye çalışılmıştır. Buna göre hem anlayarak hem de anlamadan bir metni okumaya “kıraat” dendiği halde tilavet, anlayarak, tabi olarak ve uygulayarak okumak demektir. Aynı zamanda bütün metinler için kıraat kelimesi kullanılsa da tilavet, herhangi bir metin için kullanılmaz, sadece kutsal metinler için kullanılır. Bu nedenle tilâvet kırattan daha özel bir kavramdır ve her tilâvet aynı zamanda kıraattir ama her kıraat tilâvet değildir. Benzer bir anlam farkı da okumak ile öğrenmek arasında vardır. Okumak, anlaşılsa da anlaşılmasa da bir metnin harflerini ve kelimelerini telaffuz etmek demektir. Öğrenmek ise ne demek istediğini anlayarak bir metni okumaktır. Hz. Peygamberin “sizin en hayırlınız, Kur'an’ı öğrenen ve öğretendir” sözünde de gösterilen hedef, okumak ve okutmak değil, öğrenmek ve öğretmektir. Bu hususlar dikkate alındığında şu söylenebilir: Türkiye’de uygulanan Kur'an’ı ezberleme/hafızlık yöntemi, Kur'an’ı anlama, ayetleri üzerinde düşünme amacı olmayan bir okuma yöntemidir. Çünkü mevcut uygulamada önce her cüzün son sayfası ezberlenmekte, ilk ezberlenen sayfalar her cüzün son sayfaları, en son ezberlenen sayfalar ise her cüzün ilk sayfaları olmaktadır. Bu şekliyle Kur'an, mevcut sıralama itibariyle sonundan başına doğru okunan/ezberlenen bir kitap olmaktadır. Bir kitabın sondan başa doğru okunmasında ise anlama amacı olmaz. Diğer taraftan bu yöntem, tarihte ve günümüzde hiçbir Müslüman toplumda uygulanmayan, sadece Türkiye’de uygulanan bir yöntemdir. 20’şer sayfalık cüzlere ayırarak Kur'an’ı okumak da, hem öğrenme ve anlayarak okunma amacına aykırıdır hem de sadece lafza öncelik verildiğinin, anlamının dikkate alınmadığının bir göstergesidir. Çünkü Kur'an’ı 20’şer sayfa halinde okumak, hem sûrelerin birkaç parçaya bölünmesine neden olmakta hem de hükümler, konular ve kıssaların bir bölümünün bir cüzde, diğer bölümünün ise sonraki cüzde yer alarak bölünmesine neden olmaktadır. Bu da hem sûre hem de konu bütünlüğünü bozmaktadır. Günümüzde geçerli olan şekliyle cüzlere ayırarak Kur'an okumanın sûre ve konu bütünlüğünü bozduğuna dair birçok örnek vardır.</p> Abdurrahman ATEŞ Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 38 50 Amelin İmandan Bir Cüz Olup Olmadığı Problematiği (Kur’an ve Sünnet Merkezli Bir Değerlendirme) http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/11 <p><strong>The Problem of whether the Deed Is a Part of Faith or not</strong></p> <p><strong>(An Evaluation Based on the Qur'an and Sunnah)</strong></p> <p><strong>Abstract</strong></p> <p>In the history of Islamic thought, none of the theological schools that emerged in terms of theology were formed independently of politics. Politics has played an active role in the formation of almost them all. In this context, the emergence and formation of every sectarian formation that played a role in the history of Islam, such as Shia, Kharijite, Murci'e, Mu'tazila and Ahl al-Sunnah, was either directly or predominantly related to politics. The debates made by different orientations and schools about what faith is and about the relationship between faith and deeds are not independent of politics, and they are still held today with similar discourses and arguments. Although the discussions around the relationship between faith and deeds seem to be included in the framework of the science of kalam, the science of kalam had not been formed yet, and the books on kalam had not been compiled when the issue of whether deed is a part of faith or not began to be discussed In the history of Islam. Historically, the sociological ground on which this debate has arisen is a ground where political conflicts, divisions and controversies among Muslims are experienced intensely. The formation of theological sects over time took place on this ground. In the first period of Islamic history, in the political conflict that took place between the Fourth Caliph Ali and the governor of Damascus, Muawiya, when both sides were at war with each other in a place called Siffin, the soldiers in the army of Muawiya, which was being defeated, put the pages of the Qur'an on their spears and demanded that the war be stopped and that the Book of Allah be made the arbitrator for the settlement of the conflict. As a result of this call, both parties agreed to take the matter to arbitration in order to resolve the dispute. However, the cheating mixed in the matter of arbitration, and the result developed against Caliph Ali. In the context of major sin, the debate whether deed is a part of faith or not has emerged on this ground. Those who were not satisfied with the result, emerging with the motto "The judgment belongs to Allah", interpreted the issue of going to the arbitrator as not being satisfied with the judgment of Allah. This group called "Kharijis" in Ali's army later rebelled and proclaimed Caliph Ali and Muawiya as infidels for taking the issue to the arbitration. According to their interpretation, both Ali and Muawiya committed great sins and left their faith and so they became unbelievable because they both consented to the arbitrator. Thus, the debate that emerged on the political ground was not only an issue discussed in the theological framework, but it has been used for ideological and political purposes in a way that will harm the sociological texture, stability, unity and solidarity of the Muslim society. Today as yesterday, in the Islamic world there are some direct or indirect effects of the approaches and interpretations made by different orientations about what faith is and whether deed is a part of faith or not on the intellectual structure, political and sociological texture of the Muslim society, and there are some results that they come up with. According to those who hold the view that faith consists of heartfelt affirmation, tongue and confession, those who fail to fulfil the deeds that religion wants to be done, and those who commit sin by doing things that religion forbids even though they are Muslims, are still considered believers and kept within the circle of Islam. However, the situation differs according to those who think that deeds are included in the faith and they are the part of it. According to them, those who fail in their deeds and commit sins are declared polytheists or apostates and taken out of the circle of Islam, and the basic sources of religion are interpreted in a way that will allow their blood to be shed and their property taken away. Some negative practices in the name of religion are a reflection of this interpretation in the countries such as Syria, Iraq and Afghanistan, which have been subjected to occupations, where environments of war and chaos are dominant, and where religion has been politicized and placed on an ideological ground. While the first approach to the issue is aimed at protecting the unity and integrity of the Muslim community, on the other hand it weakens the strong bond of faith with deeds. As for the second approach, while it claims that it is claiming the cause of Islam and trying to keep the religion alive, in fact it is actually aimed at dividing the unity of the Muslim community. It is a natural situation that both approaches are expected to take steps towards self-realization, especially when they have political power. In this article, after giving information about the aforementioned approaches on the meaning of faith and the relationship between faith and acts and the evidence they put forward to confirm their views, the subject has been evaluated through the semantics of the Qur'an and human nature in order to reconcile both approaches.</p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>İslâm düşünce tarihinde itikâdî ve kelâmî anlamda ortaya çıkan ekollerin hiçbiri siyasetten bağımsız bir şekilde teşekkül etmemiştir. Siyaset, hemen hepsinin oluşumunda etkin rol oynamıştır. Bu bağlamda Şia, Haricîlik, Mürci’e, Mu‘tezile ve Ehl-i Sünnet gibi İslâm tarihinde rol oynayan her mezhebi oluşumun ortaya çıkıp teşekkül etmesi, ya doğrudan doğruya, ya da ağırlıklı olarak siyasetle bağlantılı olmuştur. İmanın ne olduğu ve iman-amel ilişkisi konusunda farklı yönelişler ve ekoller tarafından geçmişte yapılan tartışmalar siyasetten bağımsız olmayıp benzer söylem ve argümanlarla günümüzde de yapılmaktadır. İman-amel ilişkisi etrafındaki tartışmalar kelam ilminin çerçevesine dâhil görünmekle beraber, İslâm tarihinde amelin imandan bir cüz olup olmadığı meselesi tartışılmaya başlandığında, henüz kelam ilmi teşekkül etmiş, kelama dair kitaplar tedvin edilmiş değildi. Tarihi olarak bu tartışmanın ortaya çıktığı sosyolojik zemin, Müslümanlar arasında siyasi ihtilafların, tefrika ve çatışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı bir zemindir. Kelâmî mezheplerin zaman içerisinde teşekkülü bu zemin üzerinden gerçekleşmiştir. İslâm tarihinin ilk döneminde Dördüncü Halife Hz. Ali ile Şam valisi Muaviye arasında meydana gelen siyasi ihtilafta her iki taraf da Sıffin denilen yerde birbiriyle savaş durumunda iken, yenilmekte olan Muaviye ordusundaki askerler Kur’an sahifelerini mızraklarının üzerine takarak savaşın durdurulmasını, ihtilafın çözümü için Allah’ın Kitabının hakem kılınmasını istemişlerdir. Yapılan bu çağrı sonucunda her iki taraf da ihtilafın çözülmesi için konunun hakeme götürülmesi (tahkîm) konusunda anlaşmışlardır. Ancak hakem olayına hile karışmış, sonuç Hz. Ali’nin aleyhine gelişmiştir. Büyük günah bağlamında amelin imandan bir cüz olup olmadığı tartışması da bu zeminde ortaya çıkmıştır. Hz. Ali’nin ordusunda sonuçtan memnun olmayan kimseler, “Hüküm Allah’ındır” söylemiyle ortaya çıkarak hakeme gitme konusunu Allah’ın hükmüne razı olmama şeklinde yorumlamışlardır. Daha sonraları kendilerine “Hâricîler” ismi verilen bu grup, Hz. Ali ve Muaviye’yi konuyu hakeme götürdüklerinden dolayı tekfir edip isyan etmişlerdir. Onların yorumuna göre hem Hz. Ali hem de Muaviye hakeme rıza gösterdikleri için büyük günah işleyerek imandan çıkmış, küfre girmişlerdir. Böylece siyasi zeminde ortaya çıkan tartışma sadece teolojik çerçevede tartışılan bir mesele olmamış, Müslüman toplumun sosyolojik dokusuna, istikrarına, birlik ve beraberliğine zarar verecek şekilde ideolojik ve politik amaçlar doğrultusunda kullanılma yönüne gidilmiştir. Dün olduğu gibi bugün de imanın ne olup olmadığına, amelin imandan bir cüz olup olmadığına yönelik yaklaşım ve yorumların Müslüman toplumun fikri yapısına, siyasi ve sosyolojik dokusuna doğrudan veya dolaylı etkileri, ortaya çıkardığı birtakım sonuçlar vardır. İmanın kalbî tasdikten ve dil ile ikrardan ibaret olduğu görüşünde olanlara göre, Müslüman olduğu halde dinin yapılmasını istediği amellerin yerine getirilmesinde kusuru olanlar, dinin nehyettiği davranışları yaparak günaha girenler yine de mü’min kabul edilip İslâm dairesi içerisinde tutulmaktadır. Ancak amelin imana dâhil olup ondan bir cüz olduğu görüşüne sahip olanlara göre ise durum farklılaşmaktadır. Onlara göre amelde kusur edenler ve günah işleyenler müşrik veya mürted ilan edilip İslâm dairesinin dışarısına çıkarılmakta, dinin temel kaynakları onların kanlarının akıtılmasına, mallarının ellerinden alınmasına cevaz verecek doğrultuda tevil edilmektedir. Suriye, Irak, Afganistan gibi işgallere maruz kalmış, savaş ve kaos ortamlarının egemen olduğu, dinin siyasallaşarak ideolojik bir zemine oturtulduğu ülkelerde din adına yapılan birtakım menfi uygulamalar bu tevilin bir yansımasıdır. Konuya birinci yaklaşım Müslüman camianın birlik ve bütünlüğünü korumaya yönelik olmakla beraber imanın amelle olan güçlü bağını zayıflatırken, ikinci yaklaşım İslâm davasına sahip çıktığını, dini yaşatmaya çalıştığını iddia ederken aslında Müslüman camiayı bölüp parçalamaya yöneliktir. Her iki yaklaşımın da, özellikle siyasi erke sahip olunduğunda kendisini gerçekleştirme yolunda adımlar atması beklenen doğal bir durumdur. Bu makalede iman-amel münasebeti konusunda söz konusu yaklaşımlar ve görüşlerini teyit için öne çıkardıkları deliller hakkında bilgi verildikten sonra, konu her iki yaklaşımın uzlaştırılmasına yönelik olarak Kur’an semantiği ve insan fıtratı üzerinden değerlendirilme yoluna gidilmiştir.</p> TALİP ÖZDEŞ Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 51 64 Kur’ân Tarihi’nde Ahrufu’s-Seb’a ve Kıraatler Meselesi http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/14 <p><strong>The Seven Ahruf (Letters) And The Questıon Of Qıraʼat In The Hıstory Of The Qur'an</strong></p> <p><strong>Abstract</strong></p> <p>The seven <em>ahruf </em>“The revelation of the Qur'an upon seven letters” and the subject of qira’ats are two important and sensitive issues of the history of the Qur'an, where the most opinions and explanations, different interpretations and evaluations are made. Therefore, many of the old and contemporary scholars have written detached works on these two issues. As it is known, although Arabic is the common language of all Arabia, different dialects were spoken in various tribes and regions. However, due to the central position of the Quraysh tribe, the Qur'an was revealed in the Quraysh dialect, which was the common language among the Arab tribes of that day. However, among the new Muslims speaking different dialects belonging to different tribes, especially old women and men, children, illiterates; they had difficulty in understanding, reading and pronouncing some words of the Qur'an, which was revealed in the Quraysh dialect. Here in the Arabian Peninsula, tribal members who speak different dialects are allowed to read the Qur'an in their own dialects for the convenience of reading and understanding, which is called " al-Ahruf al-Sab‘a = Seven Letters" permit in the history of the Qur'an. The limits of this breadth given to new Muslims within the permit were undoubtedly determined by the Prophet. The circumstance of reading, according to these different dialects is only in oral reading. There is absolutely no such permit for writing. The verses are always written in the Quraysh dialect, the Quraysh calligraphy. Undoubtedly, the second important issue of the history of the Qur'an is the subject of the qira’ats. The history of the qira’ats began with the revelation of the Qur'an to the Prophet. Because the Prophet had the revelation scribes dictate the verses and meticulously checked their writings by having them read. Therefore, it is not possible to think of a reading other than the reading and approval of the Prophet. Qira’ats, as well as in the seven letters permit, took place purely in oral reading. These different readings were not recorded by writing. Because the verses were always written according to the Quraysh calligraphy. When we look at the formation process of the qira’ats in the history of the Qur'an, we see that there are many Companions of the Prophet (<em>Sahaabah</em>) who are famous for different <em>turuq</em> and styles in the recitation of the Qur'an. In the last periods of the <em>Tabi'un</em>, there were famous imams from whom the knowledge of qira’at was taken. Until today, seven imams, to whom the qira’ats are attributed, have become famous. These are: Abu 'Amr, Ibn Kathir, Nafi', Ibn 'Amir, 'Aasim, Hamzah, al-Kisa‘i. Later, three more imams were added to these seven imams whose qira’ats were authentic (<em>sahih</em>) and at the level of <em>tawatur</em>. These are: Abu Ja'far, Ya'qub, Khalaf b. Hisham. The first seven of them are accepted as <em>mutawatir</em>, and the last three are accepted as <em>Mashhur</em> qira’ats. Qira’ats other than these ten imams, on the other hand, were evaluated as <em>shazz</em> qira’ats. Today, only three of these ten qira’ats are used practically by Muslims. Others can only be read by those who have the knowledge of qira’at. These four qira’ats living today are: <em>The qira'a of 'Asim in the riwaya of Hafs, the qira'a of Nafi’ in the riwaya of Kâlûn, the qira'a of Nafi’ in the riwaya of Warsh, the qira’a of </em>Abu 'Amr.</p> <p><strong>Kur’ân Tarihi’nde Ahrufu’s-seb’a ve Kıraatler Meselesi</strong></p> <p><strong>Öz </strong></p> <p>Makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi, aslında farklı iki konu olmakla birlikte birbirine yakınlıkları ve aralarındaki alan ve konu itibariyle ilişkileri sebebiyle çalışmamız Kur’ân Tarihi’nde Ahrufu’s-Seb’a (yedi harf) ve kıraatler olmak üzere iki ana başlık altında incelenmiştir. Ahrufu’s-Seb’a “Kur’ân’ın yedi harf üzerine nazil olması” ve “Kıraatler” konusu Kur’ân Tarihi’nin en çok görüş ve izahların, farklı yorum ve değerlendirmelerin yapıldığı iki önemli ve hassas konusudur. Binaenaleyh erken dönemlerden başlayarak günümüze kadar daima İslâm âlimlerini meşgul etmiştir. İslâm muarızları da bu tartışmalı, hassas konuları ele alarak Kur’ân’a dil uzatma fırsatını yakalamışlardır. Özellikle Kur’ân’ın sıhhati konusunda insanları şüpheye düşürme çabasına girmişlerdir. Dolayısıyla eski ve çağdaş muhakkik âlimlerden birçoğu bu iki konu ile ilgili müstakil eserler yazmışlardır. Bilindiği gibi Arapça o günkü Arap Dünyası’nın ortak dili olmasına rağmen, çeşitli kabile ve bölgelerde farklı lehçeler konuşuluyordu. Ancak Kur’ân-ı Kerîm Kureyş kabilesinin merkezî konumu sebebiyle o günkü Arap kabileleri arasında ortak dil olan Kureyş lehçesi ile nazil olmuştur. Bununla birlikte farklı kabilelere mensup değişik lehçeleri konuşan yeni Müslümanlardan özellikle yaşlı kadınlar, erkekler, çocuklar ve okuma yazma bilmeyen ümmiler; Kureyş lehçesi ile nazil olan Kur’ân’ın bazı kelimelerini anlamada, okumada ve telaffuz etmede zorluk çekiyorlardı. İşte Arap Yarımadası’nda farklı lehçeleri konuşan kabile mensuplarından yeni Müslüman olanlara, okuyup anlamada kolaylık olsun diye Kur’ân’ı kendi lehçeleriyle okumalarına izin verilmiştir ki buna Kur’ân Tarihi’nde <em>“el-Ahrufu’s-Seb’a = Yedi Harf”</em> ruhsatı denilmektedir. Ruhsat çerçevesinde yeni Müslümanlara verilen bu genişliğin sınırları şüphesiz Hz. Peygamber(s.a.v.) tarafından belirlenmiştir. Bu farklı lehçelere göre okuyuş keyfiyeti de sadece şifahî (sözlü) okuyuşta söz konusudur. Yazı konusunda böyle bir ruhsat kesinlikle yoktur. Ayetler daima Kureyş lehçesi, Kureyş hattı ile yazılmıştır. Şüphesiz Kur’ân Tarihi’nin ikinci önemli konusu da Kıraatlar konusudur. Kıraatlerin Tarihçesi Resûlullah’a (s.a.v.) Kur’ân’ın vahyedilmeye başlamasıyla başlamıştır. Hatta kıraatlerin vahiy kaynaklı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Kıyâme Sûresi’nde işaret edildiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine inen vahyi anında ezberliyordu. Daha sonra her gelen vahyi ashaba okuyor ve vahiy kâtiplerine de yazdırıyordu. Yazıldıktan sonra da vahiy kâtiplerine yazdıklarını okutuyor ve doğru yazıp yazmadıklarını titizlikle kontrol ediyordu. Ayrıca Resûlullah her sene Ramazan ayında, o ana kadar inen Kur’ân âyetlerini Cebrâil (a.s.) ile mukabele ederdi. Buna Kur’ân Tarîhinde <em>“arza”</em> denilmektedir. Resûlullah’ın vefatından önceki son Ramazan ayında bu arza iki defa gerçekleşmişti ki buna da <em>“Arza-i Ahire” </em>denmektedir. Kısacası Kur’ân’ın okunması, ezberlenmesi ve yazılması tamamen Allah Te’âlâ’nın; başta Resûlullah’ın zihnine ve kalbine nakşetmesi, sonra Cebrâîl(a.s.)’ın kontrol ve denetimi, Hz. Peygamber’in de ashâb-ı kiram’a direktif ve imlası ile son derece sağlam bir şekilde gerçekleşiyordu. Dolayısıyla kıraatler konusunda Hz. Peygamber’in okumasının ve onayının dışında bir okuyuşu düşünmek mümkün değildir. Kıraatler de Ahrufu’s-Seb’a ruhsatında olduğu gibi tamamen şifahî olarak, sözlü okuyuşta cereyan ediyordu. Yazıyla bu farklı okuyuşlar zapt edilmiyordu. Çünkü âyetler daima Kureyş hattına göre yazılıyordu. Kur’ân Tarihi’nde kıraatlerin oluşum sürecine baktığımızda, Kur’ân tilavetinde farklı tarik ve tarzlarla meşhur olan çok sayıda sahabe olduğunu görürüz. Tabiûn devrinin son dönemlerinde de kendilerinden kıraat ilmi alınan meşhur imamlar vardı. Günümüze kadar kıraatlerin kendilerine nispet edildiği yedi imam meşhur olmuştur ki bunlar; Ebû ‘Amr, İbnu Kesîr, Nafi’, İbnu ‘Âmir, ‘Âsım, Hamze, el-Kisâî’dir. Daha sonra bu yedi imama, kıraatleri sahih ve tevatür derecesinde olan üç imam daha ilave edilmiştir ki bunlar da şunlardır: Ebû Ca’fer, Ya’kûb, Halef b.Hişâm. Bunlardan ilk yedisi mütevatir, son üçü de meşhur kıraatler olarak kabul edilmiştir. Bu on imamın dışındaki kıraatler ise şâz kıraatler olarak değerlendirilmiştir. “Kıraat-i Aşere” diye bilinen bu on kıraatten günümüzde Müslümanlar tarafından sadece dört tanesi pratik olarak kullanılmaktadır. Diğerlerini ise ancak kıraat ilmine sahip olan kimseler okuyabilmektedir. Günümüzde yaşayan bu dört kıraat şunlardır: <em>Âsım Kıraati Hafs Rivayeti,</em> <em>Nafi’ Kıraati Kâlûn Rivayeti,</em> <em>Nafi’ Kıraati Verş Rivayeti, Ebû ‘Amr Kıraati.</em></p> idris Şengül Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 65 82 Kur’an Okumaları: Musa-Hızır Kıssası http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/10 <p>The Qur'an is the word of God and was sent through revelation. Therefore, there is no error in it. Approaching the Qur'an with this presupposition distinguishes it from human works to a large extent. While the author's psychology, knowledge, background and sociology of the environment in which he lives are important in human-made books, it is appropriate to use only the concept of divine intent for a book of revelation. The expression “The Qur’anic reading " refers to the orientation to a divinely sourced text and the effort to understand the purpose of Allah. In this respect, reading the Qur'an can mean looking for the knowledge and methods we have obtained outside, as well as trying to understand the Qur'an within itself and not going out of it unless it is difficult. Tradition tells us that the Qur'an can only be understood through narration (<em>riwaya</em>), and anything else will be fabricated. However, time has shown that the narration (<em>riwaya</em>) cannot fully meet the needs of people in different periods and cannot give satisfactory answers to their questions. Being aware of this, the authors of tafsir (<em>mufassirin</em>) have adopted the methods of <em>dirayah</em> (<em>Tafsir bi'r-Ra'y or Tafsir bi'd-dirayah</em>) in the interpretation of the Qur'an. Perhaps the most valuable of these methods is the understanding of the Qur'an with the Qur'an. Today, the science of semantics also emphasizes that the understanding of the dynamic of the text brings us much closer to the meaning of the text. Looking at the text more carefully and asking questions directly to the text and trying to find the answers to these questions in the text will help us reach more convincing and more scientific answers. In this study, a "Qur’anic reading" was carried out on the expression “<em>Majma al-bahrayn</em> /the mingling of the two oceans<em>”</em> in the context of the parable of Moses and Khidr in the Qur'an. Scholars have disagreed about the nature of this expression, which is accepted as the starting point of Moses and Khidr short-lived friendship. This study, on the other hand, aims to present an option other than what is said in the <em>tafsirs</em> and to answer the questions that come to mind about the subject. In the study, it is dominant that the effort to reach the result by asking questions directly to the text and finding the answers in the text. However, the words, which cannot be obtained directly from the text, but have an example in the outside world, have been tried to be understood by looking directly at their appearance in the outside world, before turning to understanding with narrations (<em>riwayad</em>). In that, while trying to understand the expression <em>“Majma al-bahrayn </em>/the mingling of the two oceans” it will be possible to look at the possibility of this happening in the outside world. In this context, considering the points where the seas meet in the outside world and looking at the flow of the text in the Qur'an, it seems difficult for the two seas to mean two seas in a geographical sense. From the expression in the verse, it is more likely that the two seas are meant to be Moses and Khidr. At least, it seems more reasonable, as Razi said, to remain silent on this issue. On the other hand, looking at Khidr's attitude towards Moses, we can say that he is not connected to a religious law (<em>shari'ah</em>) as we know it, and that his servitude is based on other criteria, based on the execution related to will at the end of the parable. There are also clues in the narration that Hızır is human. The study seeks answers to questions that cannot be explained or are little mentioned in the <em>tafsirs.</em> Therefore, the audience with prior knowledge about the subject was addressed, the explanations of the concepts that can be mentioned in the preparation for the subject were not included, and the bibliography part was not kept wide. Because the approach put forward has been created directly in the semantic integrity of the text of the Qur'an and, when necessary, according to the picture that emerges when its counterpart in the outside world is taken into consideration.</p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>Kur’an, Allah kelamıdır ve vahiy yoluyla indirilmiştir. Bu sebeple onda hata olması söz konusu değildir. Bu ön kabul ile Kur’an’a yaklaşmak, onu beşerî eserlerden büyük oranda ayırır. İnsan eseri kitaplarda yazarın psikolojisi, bilgi birikimi, arka planı, yaşadığı ortamın sosyolojisi önemli iken, vahiy eseri bir Kitap hakkında ancak murad-ı ilahî kavramını kullanmak uygun düşer. “Kur’an okuması” ifadesi, ilahî kaynaklı bir metne yönelişi ve Allah’ın maksadını anlama gayretini ifade eder. Bu bakımdan Kur’an’ı okumak, dışarıda elde ettiğimiz bilgi ve yöntemleri onda aramak şeklinde olabileceği gibi, Kur’an’ı kendi bünyesinde anlamaya çalışmak, zorda kalmadıkça onun dışına çıkmamak şeklinde de olabilir. Gelenek bize, Kur’an’ın ancak rivayetle anlaşılabileceğini, bunun dışındakilerin uydurma olacağını söylemektedir. Ancak zaman göstermiştir ki rivayet, farklı dönemlerdeki insanların ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamamakta, sorularına tatmin edici cevaplar verememektedir. Bunun farkında olarak müfessirler de Kur’an yorumunda dirayet ağırlıklı yöntemleri benimsemişlerdir. Bu yöntemler içinde belki de en değerlisi Kur’an’ın yine Kur’an’la anlaşılmasıdır. Bugün semantik ilmi de metnin dinamiğinin anlaşılmasının bizi metnin anlamına ne derece yaklaştırdığını önemle vurgular. Metne daha dikkatli bakmak ve doğrudan metne sorular sormak, bu soruların cevaplarını yine metinde bulmaya çalışmak, daha ikna edici ve daha bilimsel cevaplara ulaşmamıza yardım edecektir. Bu çalışmada, Kur’an’da Mûsâ-Hızır kıssası bağlamında yer alan “mecmau’l-bahreyn” ifadesi üzerine bir “Kur’an okuması” gerçekleştirilmiştir. Hz. Mûsâ ile Hz. Hızır’ın kısa süren arkadaşlıklarının başlangıç noktası kabul edilen bu ifadenin mahiyeti hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu çalışma ise tefsirlerde söylenenlerin dışında bir seçenek sunma ve konuyla ilgili akla gelen sorulara cevap verme amacı taşımaktadır. Çalışmada doğrudan metne sorular sorarak ve cevaplarını metinde bularak neticeye ulaşma çabası hâkimdir. Ancak doğrudan metinden elde edilemeyen, fakat dış dünyada örneği olan kelimeler, rivayetlerle anlamaya yönelmeden önce doğrudan dış dünyadaki görüntüsüne bakılarak anlaşılmaya çalışılmıştır. Şöyle ki “mecmau’l-bahreyn/iki denizin birleştiği yer” ifadesini anlamaya çalışırken, bunun dış dünyada olmasının imkânına bakılabilecektir. Bu bağlamda, dış dünyada denizlerin birleştiği noktalar dikkate alındığında ve Kur’an’daki metnin akışına bakıldığında, iki denizden maksadın coğrafî anlamda iki deniz olması zor görünmektedir. Âyetteki ifadeden maksadın Hz. Mûsâ ve Hz. Hızır olması daha kuvvetle muhtemeldir. En azından bu konuda susmak, Râzî’nin de dediği gibi daha makul gözükmektedir. Öte yandan Hz. Hızır’ın Hz. Mûsâ’ya tavrına bakarak onun bildiğimiz anlamda bir şeriata bağlı olmadığını; kıssanın sonunda geçen irade ile ilgili fiillerden hareketle, onun kulluğunun daha başka ölçütlere dayandığını söyleyebiliriz. Hz. Hızır’ın insan olduğu ile ilgili olarak da anlatım içerisinde ipuçları bulunmaktadır. Çalışma, tefsirlerde izahı bulunamayan veya çok az değinilmiş sorulara cevap aramaktadır. Dolayısıyla konu hakkında ön bilgisi olan okuyucu kitlesi muhatap alınmış, konuya hazırlık sadedinde zikredilebilecek kavramların açıklamalarına yer verilmemiş, kaynakça kısmı da geniş tutulmamıştır. Çünkü ortaya konulan yaklaşım, doğrudan Kur’an metninin kendi semantik bütünlüğü içerisinde ve gerektiğinde de dış dünyadaki karşılığı ele alındığında ortaya çıkan resme göre oluşturulmuştur.</p> İbrahim Görener Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 83 92 İcâzu’l-Kur’ân’a Dair: Mahmud M. ŞAKİR http://tafsirdergisi.com/index.php/tafsir/article/view/9 <p>This article is the translation of Mahmud M. Shakir’'s presentation to <em>ez-Zâhiretu'l-Kur'âniyye</em> which was translated into Arabic at the request of Malik b. Nabi. Mahmud M. Shakir states in this article that Malik b. Nabi developed an original method, successfully applied it in his book, and followed a sound (authentic) path. In addition, he candidly states that he is aware of the pains suffered during the writing process of this book, that he has gone through some similar paths for a long time, and that he has experienced the same difficulties. Therefore, rightly speaking, “I think I am the person who knows best the importance of this book among the people.” says. In the article, it is stated that the problem of the modern mind in the Islamic world is the destruction of the most important aspects of culture through orientalism. In addition, it is emphasized that Muslims have not yet researched orientalism, they have not revealed their tricks, and they have not fully examined how it affects their cultural and human life in many ways. In fact, the work takes place in the opposite direction of what should be; Muslims, as orientalism instilled in them, research and examine these studies as a source of knowledge, culture and thought that the student should study. In this respect, in the article, Malik b. Nabi's statement that "the literary studies of orientalists have reached the point of danger of 'ray' that we can hardly imagine" is included. This "ray" is the most serious and comprehensive danger to the "modern mind", which wants to understand the proofs of the inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an in a way that is contented and satiated. Mahmud M. Shakir explains one reason why he wrote this article as follows: It is to help the reader to put Malik b. Nabi’s book <em>ez-Zahiretu'l-Kur'âniyye</em> (The Miracle of the Qur'an) where it should be, and to make sure that he notices the signs on the way he has covered while reading this book. In addition, he states with reasons that Malik b. Nabi, in the aforementioned book, was influenced by the orientalists in his criticism of the "Classical Quranic exegesis (<em>Tafsir</em>) method" and that this criticism is not accurate. He also mentions in his work that those who cast doubt on the authenticity of pre-Islamic poetry are orientalists. The author argues that this work of Malik b Nabi is a very important and successful work and appeals to today's youth. However, the author states that the subjects covered in this work are not about the inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an. The writer states that the subjects have been presented as the inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an since ancient times can be included in the issues related to <em>tawhid</em>, that the inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an is actually hidden in his "declaration (<em>beyan</em>)" and opens this issue up for discussion. The inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an, as its wording and history express, is considered as the proof of the truth of the prophethood of the Prophet. Therefore, knowing the inimitability (<em>i‘jaz</em>) of the Qur'an is an issue that a Muslim or a researcher can never be independent of. Arabic, the language in which the Qur'an was revealed as a miraculous word, in its nature, has the potential to distinguish the enormous difference between human speech and speech beyond its power. However, it is a separate research topic to reveal the differences between the Qur'an's statement and the statement of human beings. It is really sad that the new generation makes a tool of ridicule, amusement and contempt not only the poetry of ignorance (<em>jahiliyyah</em>), but also the old language, the ancient Arabic. However, there are many reasons to be hopeful. As Malik b. Anas said: "Whatever the beginning of this <em>ummah</em> was corrected, its end will be corrected with it." Since the beginning was corrected with the declaration (<em>beyan</em>), that is, the Qur'an, the end will also be corrected with the Qur'an.</p> <p><strong>Öz</strong></p> <p>Bu yazı, Malik b. Nebi’nin talebi üzerine Arapça’ya çevrilen kitabı ez-Zâhiretu’l-Kur’âniyye’ye, Mahmud M. Şakir’in yazdığı Sunuş’un çevirisidir. Mahmud M. Şakir bu yazıda, Malik b. Nebi’nin orijinal bir usul geliştirdiğini, kitabında onu başarıyla uyguladığını ve sahih bir yol izlediğini belirtmektedir. Ayrıca bu kitabın telif sürecinde çekilen sancıların farkında olduğunu, kendisinin de uzun süre benzer birtakım patikalardan geçtiğini, aynı zorlukları yaşadığını açık yüreklilikle ifade etmektedir. Onun için haklı olarak “İnsanlar içinde bu kitabın önemini en iyi bilen kimse olduğumu sanıyorum.” demektedir. Yazıda İslam âleminde modern aklın probleminin, kültürün en önemli yönlerinin oryantalizm aracılığıyla yıkılması olduğu tespitine yer verilmektedir. Ayrıca Müslümanların oryantalizmi henüz araştırmadıkları, desiselerini ortaya çıkartmadıkları, kültür ve insani hayatlarını birçok açıdan nasıl etkilediğini tam olarak irdelemedikleri vurgulanmaktadır. Hatta iş olması gerekenin aksi istikametinde cereyan etmekte; Müslümanlar, oryantalizmin kendilerine telkin ettiği gibi bu çalışmaları talebenin tahsil etmesi gereken ilim, kültür ve düşünce kaynağı olarak araştırıp incelemektedirler. Bu itibarla yazıda, Malik b. Nebi’nin, “oryantalistlerin edebiyat çalışmaları, neredeyse tasavvur edemeyeceğimiz ‘ışın’ tehlikesi noktasına ulaşmıştır” tespitine yer verilmektedir. Bu “ışın”, Kur’ân’ın İcâzının delillerini hoşnut olup doygunluğa ulaşacağı şekilde idrak etmek isteyen “modern akıl” için en ciddi, en kapsamlı tehlikedir. Mahmud M. Şakir, bu yazıyı kaleme almasının bir sebebini şöyle açıklamaktadır: Malik b. Nebi’nin ez-Zâhiretu’l-Kur’âniyye (Kur’ân Mucizesi) kitabını, olması gereken yere koyması için okura yardımcı olmak ve bu kitabı okurken kat ettiği yoldaki işaretleri fark etmesini temin etmektir. Bunun yanında Malik b. Nebi’nin adı geçen kitabında “Klasik Tefsir Usulü”ne yönelttiği tenkitte oryantalistlerden etkilendiğini ve bu eleştirinin isabetli olmadığını gerekçeleriyle belirtmektedir. Ayrıca İslam öncesi şiirin sıhhati konusunda şüphe uyandıranların oryantalistler olduğuna da eserinde yer vermektedir. Yazar, Malik b. Nebi’nin bu eserinin oldukça önemli ve başarılı bir çalışma olduğunu, günümüz gençliğine hitap ettiğini savunmaktadır. Ancak müellif, bu eserde ele alınan konuların Kur’ân’ın İcâzı hakkında olmadığını dile getirmektedir. Eskiden beri Kur’ân’ın İcâzı diye sunulan konuların tevhid ile ilgili meselelere dahil olabileceğini, Kur’ân’ın İcâzı’nın aslında O’nun “beyan”ında saklı olduğunu dile getirmekte ve bu konuyu tartışmaya açmaktadır. Lafzının ve tarihinin ifade ettiği gibi Kur’ân’ın İcâzı, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin doğruluğunun delili sayılmaktadır. Binaenaleyh İcâzu’l-Kur’ân’ı bilmek, bir müslümanın veya araştırmacının asla müstağni kalamayacağı bir konudur. Kur’ân’ın muciz bir kelam olarak nazil olduğu dil olan Arapça, tabiatında beşer kelamı ile onun gücünü aşan kelam arasındaki muazzam farkı ayırt etme potansiyeline sahiptir. Fakat Kur’ân’ın beyanı ile beşerin beyanının birbirinden ayrıldığı yönleri açığa çıkartmak, ayrı bir araştırma konusudur. Yeni neslin, sadece cahiliye şiirini değil, tümüyle eski dili yani kadim Arapça’yı da alay, eğlence ve küçümseme aracı yapması, gerçekten hüzün vericidir. Fakat her şeye rağmen ümitli olmak için pek çok sebep vardır. Mâlik b. Enes’in dediği gibi: “Bu ümmetin evveli ne ile ıslah olduysa sonu da onunla ıslah olur.” Evveli, Beyan yani Kur’ân ile ıslah olduğuna göre, sonu da yine Kur’ân ile ıslah olacaktır.</p> Muhammed ÇELİK Telif Hakkı (c) 2021 CC-BY-NC 4.0 2021-12-27 2021-12-27 1 1 93 114